Irak'ta 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi, diktatörlüğün sona ermesinden ziyade yalnızca belirli bir şahsın ve sembollerinin çöküşü olarak değerlendiriliyor. Ülkede dışlama, tahakküm ve devlet kaynaklarını belirli gruplar lehine kullanma zihniyeti varlığını korumaya devam ediyor. Yeni sistem, demokrasi ve seçim gibi kavramları kullansa da özünde çoğunlukçu bir mantıkla yönetiliyor ve bu durum toplumsal uzlaşıyı zedeliyor.

Siyasi sınıfın devleti inşa etmek yerine paylaşım odaklı hareket etmesi, yolsuzluğu bir yönetim biçimine dönüştürerek ekonomik ve idari çöküşü derinleştiriyor. Özellikle gençlerin işsizlik nedeniyle silahlı yapılara yönelmesi, toplumsal militarizasyonu artırarak devletin kurumlarını zayıflatıyor. Kürt meselesi ve diğer siyasi krizler, yeni sistemin de eski baskıcı zihniyetten tam anlamıyla kurtulamadığını gözler önüne seriyor.

Sonuç olarak, bireyin düşüşü tek başına yeterli olmamış; dışlayıcı yaklaşım ve otoriter eğilimler yeni araçlarla varlığını sürdürmüştür.