Lewis Terman'ın 1921'de başlattığı ve yüksek zekâlı çocukları izleyen uzun dönemli çalışma, son dönemdeki yazılarda “deha salt yüksek IQ değildir” sonucuna ulaşmak için yeniden gündeme getirildi. Bu okuma, çalışmanın ölçüm araçlarının ve kavramlarının başından beri yetersiz olduğunu göz ardı ediyor; aynı zamanda beyni yalnızca birkaı dil ve matematik becerisine indirgeyen dar bir insan yeteneği tanımından besleniyor. Çağdaş bilişsel bilim, başarıların tek bir soyut sayısal üstünlükten değil, doğal, sosyal, pratik ve çevresel uyum yeteneklerinin etkileşiminden doğduğunu gösteriyor.

Einstein'ın “balığı ağaca tırmanma becerisine göre yargılarsak, tüm hayatı boyunca aptal olduğunu düşünür” sözü, tek ölçüte dayalı değerlendirmenin sınırlarını özetliyor. Tarih, yönünü değiştiren bilim insanlarının çoğunlukla ilişkilerinde zayıf, gündelik yaşamda beceriksiz, tek bir araştırma fikrine obsesif biçimde gömülmüş kişiler olduğunu ortaya koyuyor; yaratıcılık, “üretken bilişsel işlev bozukluğu” olarak da tanımlanabilir. Ali el-Vardi, dehayı “tek kişiliğe sığan çelişkilerin toplamı” olarak tanımlarken, Schopenhauer “kimsenin göremediği hedefe isabet” diyor.

Van Gogh örneği de dehanın sabit bir biyolojik nitelik değil, tarihin sonradan verdiği bir yargı olduğunu gösteriyor. Sonuç olarak deha, bireysel yeteneklerin yanı sıra finanse eden kurumlar, destekleyici yapı ve yapısal fırsatların bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor