Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923'te imzalanarak Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından Orta Doğu'nun siyasi haritasını yeniden çizti. Antlaşma, 1920 tarihli Sevr Antlaşması'nın 62, 63 ve 64. maddelerinde yer alan Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyan hükümleri geçersiz kıldı.

Uluslararası güçler, Musul'un petrolü ve Suriye mandası gibi çıkarları nedeniyle Mustafa Kemal Atatürk'ün askeri başarılarını destekleyerek Kürt taleplerini gündemden çıkardı. Böylece Kürtler, dört ayrı siyasi yapı arasında bölünmüş ve herhangi bir ulusal kimlik tanınmadan dağılmış şekilde kaldı. Türkiye, bu dönemde yalnızca bağımsız bir ulus-devlet olarak değil, Batılı güçlerin çıkarlarını koruyan bir bölgesel ortak olarak da konumlandı.

Ankara, komünist genişlemeyi engellemek, İslamcı hareketleri kontrol altında tutmak ve Kürt ulusal taleplerini bastırmak için Soğuk Savaş döneminin müttefik yapısına entegre oldu. Türk dış politikası, 1920'lerden 2000'lerin başına kadar “sıfır sorun” söylemiyle bölgesel etki alanını genişletmeye çalıştı. Ancak Suriye, Mısır ve Irak’taki gelişmelerin ardından Ankara'nın “sıfır dost” politikasına dönüştüğü değerlendiriliyor.

Kürtler, bu süreçte Koçgiri, Şeyh Said ve günümüz hareketleri gibi farklı dönemlerde isyan ve siyasi mücadele yürüttü. Lozan'ın kurduğu ulus-devlet yapısı, Kürtlerin demokratik haklarına yönelik sistematik inkârı resmileştirdi. Analiz, çözümün etnik ve mezhebi çatışmaları derinleştiren yapıyı aşmak olduğunu savunuyor.

Sınır değişikliği yerine, tüm bileşenlerin tanındığı demokratik bir ulus modeli öneriliyor