Yolsuzluk, ceza kanunlarındaki bir madde ya da uluslararası şeffaflık raporlarındaki bir sayı değil; sessizlik ve para ile nüfuzu kayıtsız şartsız onaylayan bir kültür olarak tanımlanıyor. Bu yaklaşıma göre yalnızca yasal düzenlemelerle yolsuzlukla mücadele etmek, sürekli beslenen bir bataklığı kaşıkla kurutmaya benziyor. Kanunlar çerçeveyi çizse de toplum, hapis sonrası çıkan kişiyi ziyafetlerle karşılayıp zenginliği “maharet” saydığında yasanın ağırlığı ortadan kalkıyor.

Dürüst memurun düşük maaşla yaşadığını, rüşvetçi meslektaşının ise araba ve ev sahibi olduğunu gören genç için yolsuzluk, sosyal yükselme aracına dönüşüyor. Metne göre gerçek mücadele, anne adayının rüşvetle zengin olan kişiye kızını vermeyi reddettiği aile toplantısında, kahvede yolsuz kişi girince herkesin sustuğu anda ve mahalle halkının “bu ev halkın parasından” dediği sokakta başlıyor. Sosyal dışlanma, yolsuz kişinin satın alamayacağı tek ceza olarak gösteriliyor; düğüne davet edilmeme, cemaatte saygı görmeme ve camide referans edilmeme yaptırımları öne çıkıyor.

Para cezasından daha etkili olduğu belirtilen toplumsal tepki, yolsuzu itibar yerine utançla anılan, fırsat yerine yük muamelesi gören biri haline getiriyor. Değerlendirmeye göre kanun kılıçtır ama toplum onu tutan eldir; el alkış tutarsa kılıç kınına girer. Sonuç olarak yolsuzlukla mücadelenin gerçek başlangıcı, her bireyin alkışlamamaya, iltifat etmemeye ve yolsuzla fotoğraf çektirmemeye karar vermesiyle mümkün olabiliyor