İfade özgürlüğü, bireyin yalnızca kişisel bir hakkı olmayıp toplumun gerçeğe ulaşmasının, hukukun ve bilimin gelişmesinin temel güvencesidir. Kur’an-ı Kerim, müminlerin birbirlerini alaya almamasını, kötü lakaplar takmamasını ve farklı görüşleri nedeniyle insanları suçlamamasını açıkça emreder; bu ahlaki ilke, farklı düşüncenin suça dönüştürülmesine karşı dini bir sınır çizer. Hukuki açıdan bakıldığında, muhalif görüşü cezalandırma yaklaşımı diktatörlük dönemlerinin mirasıdır, anayasaya ve şiddete ya da nefrete teşvik etmeyen her türlü görüşü güvence altına alan evrensel insan hakları ilkelerine aykırıdır.
İfade özgürlüğü, kamu meseleleriyle sınırlı olmayıp bilimsel araştırma, edebi yaratıcılık, fıkhi içtihat ve yapıcı siyasi eleştiri alanlarını da kapsar; İslam fıkhı tarih boyunca farklı içtihatların çoğulluğu üzerine kurulmuştur. Voltaire’e atfedilen “seninle aynı fikirde olmasam da ifade etme hakkını sonuna kadar savunurum” sözü, fikirlerin gücünün eleştiriyle sınanması gerektiğini özetler. İbni Haldun, “Mukaddime”sinde istibdadın yaratıcılığı öldürdüğünü, baskının toplumsal bağı zayıflattığını ve danışmanın yönetimin temeli olduğunu belirtir.
Jean-Paul Sartre, insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ve sözün doğrudan bir eylem biçimi olduğunu savunarak yazarın ifade özgürlüğünü adaletsizliği açığa çıkarmak için kullanması gerektiğini vurgular. Gabriel García Márquez, yasakların fikirleri yenmediğini, aksine tartışılarak çürütüldüğünü, özgüvenli bir sistemin muhalefeti “hazmetme” olgunluğuna sahip olması gerektiğini ifade eder. Tarihsel deneyim, düşüncenin susturulmasının ikiyüzlülüğü, korkuyu ve yalanı yaydığını, toplumsal ilerlemenin ise ancak hukukun üstünlüğü, karşılıklı saygı ve kanıta dayalı tartışma kültürüyle sürdürülebileceğini göstermektedir