Araştırmacı Cessam es-Saidî, Hüseyni ritüellerin en eski biçiminin Hz. Muhammed, Hz. Hasan ve Ehlibeyt dönemlerine uzanan ağlama ve dövünme olduğunu belirterek bu eylemin Hz.
Hüseyin'in şehit edilmesinin ardından Hz. Zeynep ve İmam Zeynelabidin ile sürdürüldüğünü söyledi. Saidî, “zincir” adı verilen uygulamanın 369 yılında Bağdat'ta Büveyhîler döneminde ortaya çıktığını, zamanla askeri kökenli araçlardan bilinen bugünkü biçimine dönüştüğünü kaydetti.
Araştırmacı, “tövüric ağıtı” gibi pratiklerin daha sonraki yüzyıllarda şekillendiğini, “Kerbelâ'ya yürüyüş” uygulamasının ise imamlar dönemine kadar uzandığını ifade etti. İslam araştırmacısı Şeyh Heydar et-Temîmî, bazı güncel pratiklerin doğrudan dinle bağlantısı olmadığını ve “dışarıdan giren bireysel ya da toplu davranışlar” olduğunu savunarak, bazı uygulamaların küresel medyada olumsuz izlenim bıraktığına dikkat çekti. Temîmî, kendini ve mezhebi zayıflatmanın yasak olduğuna dair fıkhi kurala dayanarak, bedene zarar veren ritüellerin gözden geçirilmesi gerektiğini vurguladı.
Şeyh Nûr es-Sâidî ise ağlama, meclis, siyah giysi ve türbe ziyareti gibi ritüelleri asıl ve özgün kategoride değerlendirirken, din adamlarının “nefsi belirgin şekilde zarara sokmanın haram olduğu” ve “dini ya da mezhebi toplum nazarında zayıflatmanın haram olduğu” iki temel ilkeye göre hareket ettiğini belirtti. Sâidî, kan bağışı, yoksullara hizmet ve temizlik kampanyaları gibi ritüellerin “yeniden yönlendirilmesi” önerisini dile getirdi. Kerbelâlı mullahâye Ümmü Zehra, muharrem ayındaki meclislerin toplantı, ağlama, Kur'an okuma ve konukseverliği bir araya getirdiğini, bu pratiklerin özellikle “13 Muharrem'de İmam Hüseyin'in defni” geleneğinde ibadet ile toplumsal matem arasında köprü kurduğunu söyledi